Gizemli güzellikler diyarı : Gelidonya Feneri

Gizemli bir dünyadır Gelidonya Feneri bölgesi. İlahi vergidir Gelidonya Feneri bölgesindeki güzellikler
(Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız)

Gelidonya Burnu veya Taşlık Burnu, Antalya’daki Teke Yarımadası’nın güney ucunda Finike yakınlarında yeralan bir burundur. Gelidonya Fener’ine ulaştığınızda denizin beş adayla ( Gelidonya adaları ) birlikte oluşturduğu gizemli ve vahşi güzellikler karşısında ürpermemek mümkün değildir.

Tarifi zor duygular yaşanan bu diyarda zamanın adeta durduğunu hissedersiniz. Belki de burası adı henüz konmamış bir masal ülkesidir diye düşünmekten kendinizi alamazsınız. Doğanın gizem ve mehabet dolu yalnızlığında çam ağaçlarının kokuları arasında farklı duygular yaşamanız kaçınılmazdır. Akdeniz güneşiyle günün her saatinde yıkanan ve Akdeniz’in eşsiz doğasıyla sarmalanmış Gelidonya Feneri, Türkiye’nin en etkileyici, en güzel manzaralı deniz feneridir.

Akdeniz kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya deniz Feneri 1934 yılında Antalya’ nın Kumluca ilçesi Taşlık burnunda Tarihi Likya yolu üzerinde inşasına başlanmış, 1936 yılında hizmete açılmıştır. 227 metrelik rakımıyla Türkiye’nin en yükseğe konumlanmış feneri olan Gelidonya Feneri sivri kayalıklar üzerinde, ulaşımı oldukça zor olan ve günümüzde bile elektrik ulaştırılamadığı için elle kurularak çalıştırılan bir deniz feneridir.

Gelidonya Burnu aynı zamanda MÖ 1200 yıllarına ait olduğu belirlenen bir Fenike gemi batığına da ev sahipliği yapmaktadır. Batık yaklaşık 27 metre derinliktedir. Batığın yeri 1954 yılında belirlenmiş ve kazılar 1960 yılında Peter Throckmorton, George F. Bass ve Frédéric Dumas tarafından başlatılmıştır. Arkeolojik bulguların arasında Miken seramikleri ve bakır ve kalay külçeler sayılabilir.

Birkaç hatırlatma :

Sahilden sola doğru çıkan patika bir hayli dik. Çamlarla kaplı patika birkaç keskin dönüşün ardından dik bir çıkış yapacak. İşte gelidonya Feneri …

Çantalarınızı hemen oradaki çardağa bırakıp doğru fenere gidin. Saatleriniz 17-00 / 18-00 ‘i gösteriyorsa Fenerin bekçisi Mustafa ‘ yı görün. Ona babasından , babasına da dedesinden kalan bu mesleği büyük bir keyifle sürdüren Mustafa size, hiç üşenmeden feneri gezdirecektir.

Kısa süre önce evlenip çocuk sahibi olan Mustafa ‘ yı yakalayamazsanız , fenerin kapısının önünde bulunan duvarın üstünden atlayıp kapıyı içerden açın. Konukseverliğiyle hatırladığımız Mustafa ‘ nın önerisidir bu. Sakın çekinmeyin ! Fenerin tepesinden önünüzde uzanacak manzarayı sözle tarif etmek mümkün değildir.

Güneşin batışına, rüzgarların deniz üstündeki oyunlarını seyre dalıp gidin.Sol tarafınızdaki kayalık alanın adı Suluada. Mustafa ‘ nın anlattığına göre içimi içimi olağan üstü lezzetli bir tatlı sı kaynağı varmış adada.

Fenerin ön tarafından ilerlerseniz büyük bir ada çayı ormanına girersiniz. Gece burada konaklayacaksanız. Açık denize bakan bu alan ,oldukça rüzgarlı oluyor. Yanınızda çadır varsa mutlaka kurun.Mustafa size fenerin içindeki sedirlerle kaplı bu odada kalmanızı önerecektir.Seçim yapmak size kalmış.Ama gece yarısı fenerin arka tarafına dolanıp, bir yanıp bir sönen fener lambasını , yıldızları ve yakamozlu denizi seyretmeyi sakın unutmayın. Gece fenerin tepesine çıkarsanız, fener lambasının gerçekte hiç sönmediğini , sadece kendi çevresinde döndüğünü görüp şaşıracaksınız.

Büyük bir gürültüyle uğuldayan rüzgarın sesi , korkutucu olduğu kadar büyüleyicidir de. Bu uğultuların ,aslında kayıp denizcilerin fısıldaşmaları olduğuna dair söylentiler vardır. Gerçek olmadığını bilseniz de , sesleri bir süre sonra bu şekilde yorumlamaya başlayabilirsiniz:

Likya Yolu : Işıktan Patikalar

“… Yollar neden bitmez? Biz öyle zannederiz. Gideceğimiz yere varınca biter. Asıl mesele yola çıkabilmektedir.”   Fikret Adil

Üzerinde siyah yazılarıyla sarı-yeşil tabelayı görünce yeni bir yer keşfetmenin heyecanıyla direksiyonu kırıyoruz. Bir süre devam eden yol ansızın bitiyor ve patikaya dönüşüyor. Bir karayolunu veya turistik yöreyi gösterir sandığımız tabela Türkiye’nin en uzun trekking parkuru olan ‘Likya Yolu’nu gösteriyormuş oysa ki…

Sabah, hedefimiz orman içindeki dik ve zorlu patikadan tırmanarak Alınca’ya varmak. Kartalçimen tepesinden kuşbakışı baktığımızda güneşi yansıtan dalgaların kıyıya vuruşunu ve çam ağaçlarının arkasına saklanmış kumsalı görüyoruz. Küçük bir çay molasının ardından Balartlı kumsalı ve Yediburunlar manzarası eşliğinde yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dağların arasına saklanmış Sidyma antik kentini gezip Bel mahallesindeki boş bir evin terasında geçiriyoruz geceyi.

Yandaki evin sahibi Ali Yaraş’ın hazırladığı kahvaltı sofrasıyla başlıyoruz üçüncü güne. Yola koyulduktan bir süre sonra Pydnai hisarı ve Patara kumsalı önümüze seriliyor. Özlen çayının Akdenize kavuştuğu noktadaki yüzme molasının ardından okaliptus ağaçları arasında kıvrılan kumla kaplı patikadan ilerleyerek Letoon’a ulaşıyoruz. Kendisini kovan çobanlardan intikam almak için onları kurbağaya çeviren Leto’nun, tanrılar tanrısı Zeus’tan olan ikizleri Apollon ve Artemis’in tapınağı ana tapınağın yanıbaşında… Ve canları pahasına tutsak olmayı reddeden savaşçıların yaşadığı Likya kenti Xanthos. Anadolu’nun en eski halklarından biri olan Likyalılar, Teke yarımadasını kendilerine yurt edinmişler yüzyıllar boyunca. Atina’lı İsokrates’in ‘Hiç kimse, hiçbir zaman Likya’ya bey olamamıştır’ sözü Likyalıların özgürlüklerine ne kadar düşkün olduklarını anlatır.

Sivrisineklerin taaruzuyla geçen uykusuz gecenin ardından Xanthos’a su taşıyan arkın üzerindeyiz. Zamana inat hala ayakta duran üç su kemerinin arkasından pembe-beyaz zakkumlarla süslenmiş patika bizi İnpınar’a, köylülerin deyişiyle ‘suyun gözü’ne ulaştırıyor. 12 m. uzunluğunda 1,5 m. yüksekliğindeki su tünelinin hala sulama amacıyla kullanılması şaşırtıyor bizleri. Tarihin gizemli soluğu suyun sesine karışıyor…

Ertesi gün Akbel’den başlayan yürüyüşümüz makiler arasında beliren Kalkan koylarının eşsiz manzarasıyla sürüyor. Yüzyıllarca önce Patara kentine su getirmek için ortası delik kaya blokların birbirine geçmesiyle yapılan Delikkemer, zamanının çok ilerisinde bir mühendislik harikası. Suyun engebeli araziyi aşabilmesi için ‘basınç odaları’ tekniği kullanılmış. Güneşi, bedenlerimizi serinletemeyen sığ sularıyla Patara kumsalında batırıyoruz.

Artık denizden bir süre ayrılıp yükseklere tırmanma zamanı. Köylülerin yazın yaylaya çıkmak için kullandıkları eski göç yolundan, Kalkan ve 18 km.lik Patara kumsalını aşağılarda bırakarak döne kıvrıla ilerliyoruz. Yüksek yaylaların serinliği bizi güneşle dost kılıyor artık. Bezirgan köyü girişinde Likya lahitleri formunda ve çatıları üçgen biçimindeki tahıl depoları ilgimizi çekiyor. Kültürel bir anıt niteliğindeki bu tahıl ambarlarının en önemli özelliği, hiç çivi kullanılmadan ahşap parçaların birbirine geçmesiyle yapılmış olmaları. Kaputaş sahiline inen vadiyi teğet geçip Sarıbelen üzerinden Gökçeören’e yol alıyoruz. İlerideki ağılın sahibi Hüseyin Dayı biraz soluklanmamız için konuk ediyor bizi. Kızı Fatma’nın becerikli elleriyle yaptığı ayranları yudumlayıp, bahçedeki ağaçlardan topladığımız bademleri tadıyoruz. Gökçeören köyü girişinde, soğuk sularıyla serinlediğimiz kuyuların yanıbaşına çadırlarımızı kuruyoruz hemen. Köylülerin konukseverliği inanılmaz, ısrarlı davetlerini kabul edip çaya misafir oluyoruz.

Bugünkü hedef Kaş… Kekik, ıhlamur ve adaçayı kokuları eşliğinde Hacıoğlan deresi vadisinden Eren tepesine tırmanıp, altın sarısı aslanağızlarıyla dolu patikadan Phellos’a varıyoruz. Altımızda Çukurbağ yaylası, ilerideki tepelerin ardında sonsuz maviliğiyle Akdeniz bize gülümsüyor. Rahat bir inişle ulaştığımız Gediktepe’den Kaş, Çukurbağ yarımadası, Meis, irili ufaklı sayısız adacık, Limanağzı ve Uluburun’dan oluşan muhteşem bir harita sunuyor doğa…

Bir günlük dinlenme, dostların sıcak sohbeti ve yeniden yolculuk başlıyor… Limanağzı’nın gündelik konukları tatilciler henüz gelmemiş. Kayalıkların keskin yüzeyinde zorlukla yürüyerek kıyı kıyı ilerliyoruz. Üzümlü koyuna geldiğimizde kayaların arasında nasılsa kendine yol bulmuş yalnız bir palmiye ağacı ve tepede gözüken kelebek biçimindeki kale surları dikkat çekiyor. Peynir gibi gözenekleri olan keskin kayalıklardan sonra nihayet traktör yoluna çıkıyoruz. Apollania ve Sıcak yarımadası üzerindeki Aperlai antik kentleri, bir kaçı denizin içinde olmak üzere sayısız kırık dökük lahit… Belli ki Aperlai de Kekova gibi depremler sonucu sular altında kalmış. Kıstağın diğer ucundaki restaurantın tahta döşemelerine uyku tulumlarımızı sererek geceliyoruz. Kurbağa seslerine ve yorgunluğun verdiği sızılara rağmen uykunun sıcacık kolları hemen sarıyor bedenlerimizi.

Ertesi gün teknelerin hayli kirlettiği gri denizi ve keçiboynuzu ağaçlarıyla karşılıyor bizi Üçağız. Gözlemeli nefis bir kahvaltı sonrası Teimussa kalıntılarını geziyoruz. Önümüzdeki tepede Simena kalesi yükseliyor. Yeniden yollardayız. Gökkaya koyunda peşimize takılan çoban köpeği, İstlada ören yerine kadar rehberlik ediyor biz Likya yolcularına. Çakıl plajının yeşil suları ve Çayağzı (Andriake) kumsalının ardından kahinler şehri Sura’dayız. Söylenceye göre, deniz suyu dolu bir havuzun kenarına gelen kişiler ellerindeki şişlere geçirilmiş etleri havuza atarlar, kahinler de etleri yemek için su yüzeyine çıkan balıkların cinsine ve davranışlarına göre kişinin geleceğini söylerlermiş.

Likya’nın görkemli kentlerinden biri olan Myra’yı dolaşıp seralar diyarı Demre’den ayrılıyoruz. Artık yolculuğun en zorlu kısmı başlıyor. Issız patikaları izleyerek, 1700 m. rakımlı Eren ve Alaca tepeye çıkıp tekrar deniz seviyesine ineceğiz. Kutluca’dan yükselmeye başlayıp, sarp bir vadideki Alakilise harabesinin yorgun gövdesinde dinleniyoruz biraz. Yol, yanmış makiler ve katranağaçları arasından hatırı sayılır bir eğimle tırmanıyor. Patikayı bir kaybedip bir bularak kırmızı-beyaz işaretlerle saklambaç oynuyoruz sanki. Yorgunluğa inat Papazkaya’yı arıyoruz alacakaranlıkta. Burası 43 kaya merdivenle çıkılan, kartalları kıskandıracak yükseklikteki küçük bir mağarada yüzyıllar önce inzivaya çekilen bir papazın mekanı. Kafa fenerlerimizi takıp son gücümüzle Erentepe’deki kuyuyu bulmaya çabalıyoruz kamp için. Şanslıyız, çobanlar çıkıyor karşımıza. Belki de dünyanın en güzel çayını ikram ediyorlar bize, közde sucuk eşliğinde sohbeti koyulaştırıyoruz.

Çoban köpeklerinin sesleriyle uyanıyoruz sabah. Uyku mahmurluğundan olsa gerek sedir ormanı içindeki patikayı bir kaç kez kaybettikten sonra, Karlıöz zirvesinin altındaki Şahintepe mevkiinde inanılmaz bir manzara soluğumuzu kesiyor: Kızlarsivrisi, Gelidonya Feneri, Kekova, Demre… Alaca tepenin yazlık misafirleri yaylacılar henüz göçüyorlar. Dağ rüzgarlarına kuş ve keçi sesleri karışıyor. Likya ülkesini anlatan kitapların hiçbirinde adı geçmeyen Belos harabelerindeki sırttan, Beymelek dalyanı, Demre ve Kekova’yı selamlayıp, portakal diyarı Finike’ye ulaşıyoruz.

Bir sonraki gün, Mavikent ayrımında, pencereleri sardunya saksılarıyla süslü ahşap evlerin arasından yürüyüşe başlıyoruz. Çam ağaçlı asfalt bir yoldan Papaziskelesi’ni ve sevimsiz sitelerle dolu Karaöz köyünü geçip, doğanın armağanı Korsan Koyu’nda yüzme molası veriyoruz. Az sonra fıstık çamları içinden geçerek Antalya körfezinin en batı noktasındaki Gelidonya (Taşlık Burnu) Feneri’ndeyiz. Fener bekçisinin oğlu Mustafa, kırk yıllık dost gibi karşılıyor bizleri. Ağaçların gölgesindeki çardağa matlarımızı seriyoruz. Mustafa feneri yakıp köyüne dönüyor. Etrafta inanılmaz bir sessizlik var, duyulan sadece rüzgarın fısıltısı… Karşımızda Beşadalar kararırken, güneş renk cümbüşleri yaratarak denize kavuşuyor. Keşke zamanı durdurabilsem…

Denizden doğacak güneşi görüntüleyebilmek için erkenden kalkıyoruz ertesi sabah. Masalımsı görüntüsüyle feneri arkamızda bırakarak makiler arasında yükseliyoruz. Markiztepe zirvesinden Finike, Beydağlarının doruğu Kızlarsivrisi, koyu mavinin giderek turkuaza dönüştüğü Akdeniz’i seyrediyoruz bir süre. Kireçtaşı tepeler ve sanki denize düşüverecekmiş gibi görünen keskin yamaçlardan ilerliyoruz. Sularımızı tazelediğimiz bir çeşme başından Adrasan sahili görülüyor aşağılarda. Yay biçimindeki kumsalda henüz yapılaşma başlamamış. Portakal çiçeklerinin mis kokuları eşliğinde yola devam ediyoruz. Musa Dağı çıkışı tüm enerjimizi tüketiyor. Tepedeki eski Olimpos harabelerinin bulunduğu yerden Tahtalı Dağı’nın heybetli gölgesi yansıyor tarlalara. Zaman daralmakta, hava kararmadan inmeliyiz. Sık sandal ağaçlarının arasındaki kurumuş dere yatağından adeta koşar adım iniyoruz. Ve Olimpos… Yine güneşi denizde batırıp, yıldızlara merhaba derken, uyku tulumlarımıza giriyoruz.

Sabah yola koyulduğumuzda, iki alternatif patika çıkıyor karşımıza. Önce kıyı boyunca ilerleyen patikayı seçip, diğerini bir gün sonra denemeyi kararlaştırıyoruz. Tekirova’ya kadar Akdeniz’in maviliği ve Üçadalar bize eşlik ediyor. Bir başka Likya kentinde; kayalık bir yarımadanın çevresinde üç doğal liman üzerine kurulmuş Phaselis’teyiz… Ucuz bir hediyeyi çağrıştıran “Phaselis’lilerden bir ikram” deyişinin, Rodos’lu göçmenlerin başkanı Lacius’un, arazinin asıl sahibi olan çoban Kylabros’a bu yer karşılığında tahıl ve tuzlanmış balık vermesinden kaynaklandığını öğreniyoruz ören yeri bekçisinden. Asfaltın kenarındaki sarı-yeşil tabeladan patikaya giriyoruz. Portakal bahçeleri, incir ve nar ağaçlarıyla süslenmiş bu yol, ‘Şeytan kayalıkları’nın kenarından Kuzdere’ye getiriyor bizi. Likya’nın kuzeye açılan kapısı Kesme Boğaz vadisinde bir süre yol alıp, eski Roma köprüsünün altından Kesme Çay’ın buz gibi sularına atıyoruz kendimizi.

Yeniden Çıralı’dayız. Eski zamanlarda gemilere yol gösteren ikinci yanartaşın bulunduğu sırttan üç kilometrelik kumsal ışıl ışıl parlıyor. Dere yatağından Ulupınar’a, üzüm bağları arasından tırmanarak Yukarı Beycik’e geliyoruz. Yorgunuz ama devam ediyoruz yola. Son su kaynağı ‘havuz’dan mataraları doldurup, çam ormanı içindeki patikaya yöneliyoruz. Bitki örtüsü kayboluyor, çıplak ve taşlı bir arazideyiz artık. Dik yamaç bir türlü bitmek bilmiyor, en iyisi zirve inadından vazgeçip bir kar kuyusunda gecelemek.

Güneşin ilk ışıklarıyla uyanıyoruz. Ve 2366 m. lik Tahtalı zirvesindeyiz. Şansımız var, hava nemli olmadığından manzara olağanüstü: Antalya’dan Gelidonya Fenerine kadar tüm körfez, daha ileride Finike, arkamızda Kızlarsivrisi ve Alakır Çayı vadisi, kuzeyde Dedegöl dağları’nın haşmetli dorukları… Denizden doğan güneş, dağı bir alev gibi sarıyor. İnişte Çukuryayla’ya yerleşmiş göçerlerle karşılaşıyoruz. Dağın bu bölümünü orman işletmesinden kiralamışlar, kekik topluyorlar. Saç ekmeği ikram ediyorlar, biz de çocuklarla paylaşıyoruz çikolatalarımızı. Bu noktada sedir ağaçlarının egemenliği yeniden başlıyor. Yaylakuzdere’den geçerek, Gedelme’deki bir alabalık çiftliğinde konaklıyoruz.

Yorgun uyandığımız sabahın ardından Göynük yolundayız. Bol iniş-çıkıştan sonra Gölbastı yaylasına geliyoruz. Henüz kimsecikler yok, sessizlik ve yeşil renk hakim tüm yaylaya. Dere yatağından Göynük vadisine giriyoruz. Birkaç dere geçişinden sonra küçük şelalelerle balkonlar yapan su artık geçit vermiyor. Akarsu yatağından ayrılan patika tepelere doğru kıvrımlar yapıyor. Son tırmanış noktasında tüm vadi önümüze seriliyor. Geceyi vadi çıkışındaki pansiyonlardan birinde geçiriyoruz.

Son günümüz… Göynük deresinden başlayıp önce Delikdağ, ardından Elmayani çeşmesine geliyoruz. Tırmanış son derece yorucu, sanki toprak ayağımızın altından sürekli kayıyor. Yine birkaç kez işaretleri kaybediyoruz. Sarıçınar vericisinin bulunduğu tepeden Antalya ve Kemer’i seyrederken Ahmet Dayı’nın ikram ettiği adaçaylarını yudumluyoruz. Son 5 km.yi traktör yolundan inip Hisarçandır’daki varış tabelasına geliyoruz, yorgun fakat mutlu. Artık düş bitti…

‘Işık Ülkesi’ Likya, doğanın ve tarihin koynunda saklanan bir mücevher gibi. Büyük kentlerin mekanik seslerinden kaçıp yüreğine yolculuk ateşi düşürenler için, dağların zirvelerinden orman içlerine, ırmak kenarlarından ıssız koylara uzanan bu coğrafyada keşfedilecek çok şey var.

Kaynakça :

– http://tr.wikipedia.org
– Atlas Tatil Dergisi
– Fethiye ‘ den Antalya ‘ ya tarihi Likya yolu. – Garanti Bankası

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir